![]()
Necat BAYRAKTAR
necatbayraktar@hotmail.com
Anılarımız Aynıdır
16/12/2011 Daha
altı yedi yaşlarımda idim. Okula gitmiyordum. Okuyan ablam okula geç kaldığı
için, kahvaltı yapmadan okula gitmişti. Annem bir mendile mısır ekmeği ve
peynir koyarak, ablana götür dedi. Okul köyün dışında, hava yağmurlu idi.
Ayağımda yırtık, Trabzon Lastiği vardı. Çoraplarım yoktu. Cıvık çamur yırtık
lastiklere doluyor, ayağımı her yere bastığımda, lastikler bir, bir tarafa bir
öbür taraf dönüyor, kendine has çamur sesleri çıkarıyordu. Çamurla dans ederek, okula
geldim. Koridora girince, okul ve öğretmenle ilgili duygularımın heyecanı
bastı. Sağa, sola bakınarak sanki heyecanlarımı kontrol etmeye çalışıyormuşum
gibi davranıyordum. Anlamsız, anlamsız bakınırken öğrencilerin ayakkabılarını
çıkarmadan derse girdiklerini fark ettim. Eve girerken avluda lastiklerimizi
çıkardığımız halde derse girerken neden çıkarılmamıştı? Hal bu ki okul evden
daha bir önemliydi. Durumu kavrayamadım. Yine de okula saygısızlık olmasın
diye, çamurlara bulanmış kara lastiklerimi çıkardım. Kapıya vurulacağını
bilmediğimden, sınıfın kapısını vurmadan içeri girdim. Ablamı
göremiyordum. Sıralara
doğru rastgele giderken öğrencilerin bana bakarak güldüklerini fark ettim.
Önüme bakınca, ayaklarımın yerde çamur izler bıraktığını gördüm. Gözlerim
kararmıştı. Artık öğrencilerin ayaklarında lastik var mı yok mu? Aklımda bile
yoktu. Durum değişmişti.
Öğretmen durumun tekrar değişmesini
sağladı. Beni mendille beraber ablamın yanına oturttu. Başımı okşadı. Çok sıcak
davrandı. Sende okumak ister misin dedi? Kısa sorular sordu. Ne yanıt verdiğimi
yanıt verip vermediğimi unuttum. Ancak
orada fazla duramadım. Çıktım. Fakat Okula ve öğretmene olan ilgim daha da
arttı. Gururlandım. Bu anlattıklarım okulla ve öğretmenle ilgili ilk anımdır.
Eve nasıl geldiğimi, neler anlattığımı hiç hatırlamam… Birinci sınıfa gittiğimde okumayı çat,
pat biliyordum. İlk günden net olarak hatırladığım; öğretmenin; kim tahtada KUŞ
yazabilir? Sorusu idi. Birkaç
kişi parmak kaldırdı. Öğretmen beni işaret etti. Kalktım, yazdım, oturdum.
Öğretmen benim yazdığımı silmeden yanı başına doğrusunu yazdı. Aradaki
“u” harfini unutmuştum.
Tabi i ki heyecandan… Köyüm
ilçeye uzaktı. Kışları soğuk ve uzun geçerdi. Köylünün konuşmaya, sohbet etmeye
zamanları çoktu. Köy kahvesi olmadığından; caminin önünde tahta çıtalarla
çevrili, birkaç meyve ağacının gölgesinde, tahta oturakları olan yeşil bir alan
vardı.“Cami kapısı“dediğimiz bu yerden hiç insan eksik olmazdı. Çoğu zaman
kalabalık olurdu. Bu
oturmalar, kış aylarında, evlerde misafir odalarında devam ederdi. Köyümüzün öğretmenleri geldiğinde,
herkes ayağa kalkar, en uygun yerler onlara verilirdi. Sohbetlerde en çok soru
öğretmenlere sorulurdu. Herkes onları saygıyla dinlerdi. Çocukların okumaları,
siyaset, radyoda dinlenen haberler sohbetlerin konusunu oluştururdu...
Öğretmenlerimizde her konuda bilgili, yol gösterici idiler. Köy halkı ile sıcak
ilişkileri vardı. Oturup kalkmaları, giyim, kuşamları, görevlerine bağlılıkları
öğrencilerin okumaları için gösterdikleri gayretleri, köylüye karşı
yabancılaşmamış olmaları çocuklarının gelecekleri için canlı örneklerdi. Yaz
aylarında köye gelen takım elbiseli kravatlı gençler görürdük. Öğretmen
okullarında okuduklarını yakında öğretmen olacakları söylenirdi. Biz de onlara
heveslenirdik. O
okullardan birinin adı da Cılavuz’du.
Bizim köylerimizden bu okula otobüsle gidebilmek için önce Artvin’e oradan
Erzurum’a, Erzurum’dan Kars’a oradan da Susuz İlçesine gitmek yani masal gibi
bir yolculuk gerekirdi. Bu yüzden orda okuyan öğrenciler kışın en zor
günlerinde bile 2500 metre civarında yükseklikteki Sahara Dağından aşarak yayan
gitmeyi tercih ederlermiş. Karne Tatilinde köylerine gelenlerin böyle bir
zorunlulukları varmış. İşte böyle bir tatilin sonunda
okullarına dönmek zorunda kalan öğrencilerden biri dağda boğulmuş. Bu haber
bütün Artvin’de duyulmuştu. Herkes çok üzülmüştü. Çevre köylerin hepsi yas
tutuyordu. Ağıtlar yakılmıştı. “Cılavuz’dan çıktım, başım
selamet, Sahara’ya vardım koptu kıyamet.” Bu ağıt o yıllarda halkın dilinden hiç düşmüyordu. Ancak
hiç kimseyi okuma hevesinden caydırmamıştı. Aksine, okumanın önemi daha da
artmıştı. Uğruna ölünebilecek bir şey olarak algılanmaya başlanmıştı. Bizler
işte böyle bir ruh haliyle yetiştirildik. Çocukluğumuzu ve öğrenciliğimizi
böyle duygularla yaşadık. Böyle bir toplumsal zihniyet içinde büyüdük. İkinci sınıfta harıl, harıl okuyordum.
Dedem okumamı, köyümüzdeki öğretmenler gibi olmamı çok istiyordu. Şal pantolon,
ceketli, başı beyaz sarıklı, beyaz
kısa sakallı bir ihtiyardı. Beni çok severdi. Okul ihtiyaçlarımı hep o alırdı.
Gittiği her yere de beni de götürürdü. Zaman, zaman bilmediğim bir yerlerden
kitaplar bulur, getirir, bana
okutur, büyük bir zevkle dinlerdi. Hem benim okumamdan hem de kitapların
içeriklerinden çok hoşlanırdı. Kitabı ve gaz lambasını evimizdeki tahta
soframızın üstüne koyar, fitilini de biraz yukarı verir bağdaş kurardık. Ben
okurdum o dinlerdi. İkimizde çok güzel zaman geçirirdik. Okuduklarımdan bu gün adları aklımda
kalanlar Mevlit, Hikâyeyi Geyik, Hikâyeyi Kesik Baş gibi kitaplardı. Hikâyeyi
Kesik Başı okurken korku ile karışık heyecanlar yaşardım. Kesik bir insan
başının, dörtnala giden bir
attan birkaç arşın önde gitmesi beni korkuturdu. Tüylerim diken, diken olurdu.
Çok özel bir nedenle Kan Kalesi Cengini de şöyle hatırlarım. ’’Hz. Ali cenkte…
Çok zor durumda… Halit Bin Velid mahiyetindeki savaşçılarla O’na yardıma
gidiyor. Bir dağda kara saplanıyorlar. At halsiz düşüyor. Çok çabalıyor ama
çıkamıyor. Hal bu ki o da durumun farkında. Komutan üzülüp ağlıyor. Atta onu
görünce ağlıyor. Gözlerinden yaşlar geliyor. Bu duruma ben de çok üzüldüm.
Hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladım. Dedem de ağlamaya başladı. Ses sese verdik.
Hüngür, hüngür ağladık. Çok duygulanmıştım. Birkaç kere denedim. Okuyamadım.
Başka bir gün okumak üzere bıraktık... Bu kitabı uzun zaman ne kadar doğru
hatırladığımı merak eder dururdum. Daha ileri sınıflarda, tasarruf olsun
diye kalemlerimizin ucunu iyice sivrilterek, çoğu kendi yaptığımız tahta
cetvellerle defterlerimizdeki satır aralarını ikiye böler, bir satırdan iki
satır yapardık. Bazen defterlerimiz bazen kitaplarımız olmazdı. Eski lastik
parçalarını silgi olarak kullanırdık. Okulumuzdaki temizliği kendimiz yapar,
sobamızı evlerimizden getirdiğimiz odunlarla kendimiz yakardık. Buna rağmen
girdiğimiz bütün sınavlardan başarılı sonuçlar alırdık. Hele ilkokuldan sonraki
öğrencilik hayatımız anlatmakla bitmez çoğu acıklı öykülerle doluydu. Ya soğuk
pansiyonlarda geceleri diş dişe vururduk. Ya da üç beş arkadaş birleşerek bir
oda kiralardık. Yine de okuduk. Bütün engelleri aştık.
Çoğumuz öğretmen olduk. Büyüdükçe
okuduğumuz kitaplar da değişmeye başladı. O kitapların yerini; Yılanların Öcü,
Susuz Yaz, İnce Mehmetler aldı. Öğretmenlerimizin bizler için gösterdikleri
gayretleri, biz de öğrencilerimiz için gösterdik. Sınıflarımızda halkın ve
hayatın içinde hep iyi hep yol gösterici olmaya çalıştık. Ülke olarak
bütünlüklü kalkınmayı hedef aldık. Bireysellikten uzak durduk. Demokratik,
temel insan hakları taleplerimizde, mücadeleci ve önlerde olduk Çoğumuz
sürgünlere gönderildik. Çeşitli cezalar aldık. Ama yılmadık. Daha yapılacak çok
iş var. Ülkemiz adına… Necat BAYRAKTAR Not: Bu yazı tahminen on yıl önce ANKARA ARTVİN KÜLTÜR DERNEĞİNİN çıkardığı ATABARI adlı deride yayımlanmıştı. Ufak tefek yeni düzenlemelerle
yeniden internet ortamında yayımlamayı düşündüm. 1. Bizim kuşağın anılarını
tazelemeleri, 2. Gurbette doğup büyümüş olan
yeni nesil Artvinlilerin de geçmişleri hakkında bilgi edinmeleri amacıyla yineledim. N. BAYRAKTAR |
Yorumlar |
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |
Yazarın diğer yazıları |
KÜRDEVAN - 19/12/2018 |
Umut tarlasına tohum ekerken Yoksulluğun bileğini bükerken Yeni hedeflere kürek çekerken Türlü yola düşünceye başvurduk Hayal dünyamızı yeniden kurduk |
Diyorum - 25/02/2017 |
Siyaset yapanın koluna sazı Almasına artık hayır diyorum Beş asır öncenin - davullarını Çalmasına artık hayır diyorum |
Algı yönetimi: Ne demektir? - 16/01/2017 |
Ülkemizde son bir yıl içinde çok kullanılan bir kavram... Peki nedir algı yönetimi? Toplumun algılarını özellikle siyasette kontrol etme istenilen doğrultuda yönlendirmektir. |
Burası Türkiye Yıl: 2014 - 16/05/2016 |
4 Bin çocuk için taciz davası açıldı. Her ay 650 çocuk için adli tıpa taciz davası geliyor. Zorla evlendirilen kız çocuk sayısı: 31 bin 337 |
EFKÂR TEPESİ - 21/02/2016 |
İstemem ne küpe ne altın zincir Su altında ağlar beyaz bir incir Cerattepe gitse yüreğim sancır Dere sesi /dalga sesi / çay sesi Selam memleketim Efkâr Tepesi |
Bir Kuş - 01/01/2016 |
bir ben varım bir de turna yanımda Bir kuş bakışındayım dostum Rüzgârlara karıştı ıslıklarım Zaman mı önümde benim Ben mi arkasındayım zamanın bilmiyorum |
Zehirli Dil - 30/10/2015 |
Ezop ve Dil başlıklı bir yaşanmış öykü olduğunu okuduk. Sanıyorum çok kimse bilir. Onu burada anlatmayacağım. |
Haddini Bilmek: - 12/08/2015 |
Özellikle siyasilerin ağzından bu günlerde sık, sık duyduğumuz ‘’haddini Bilmek’’ deyimi dilimizde çok kullanılan deyimlerden biridir. |
Gezinin İkinci Yıl Dönümü: - 31/05/2015 |
Toplumsal Tarihimize “GEZİ OLAYLARI” olarak geçen eylemlerin ikinci yılındayız. Herkesin bildiği gibi… İstanbul da Gezi Parkının bulunduğu alana AVM yapılması amacıyla başlayan hükümet girişimine o çevrede yaşayan insanların karşı çıkışıyla başlayan |
![]() |